Kitap Yorumu: Ölüm Yolcusu Abdülüver’in Tuhaf Seyahatleri, Salih Seçkin Sevinç

Ayakları yere basmayan karakterlerle yolculuğun keyfini çıkarmak bu olsa gerek dediğim Salih Seçkin Sevinç’in ilk kurgu romanı (asla son olmayacak) eleştirimi yazdıktan sonra Ruhani kitabının basılmasıyla bu gözlemim ispatlanmıştır. ☺ Ölüm Yolcusu Abdülüver’in Tuhaf Seyahatleri Türk edebiyatındaki açığa tampon yapar nitelikte olduğunu söyleyebilirim. Böylesi düş tutkunu bir yazarın kalemi elinden bırakmasının boşluk hissi yaratacağından eminim. 

Öncelikle Salih Seçkin Sevinç’in gurme kimliğini aklımda tutup (lanet olası önyargım :X ) “Hmmm, bakalım nasıl yemek tarifleri verecek?! “ sorusuyla açtım ilk sayfaları.  Kokuların izini sürerken gafil avlandığımı itiraf etmeyelim. “Nasıl olur, koskoca tat bilir es mi geçmiş bu mevzuyu!? ” dediğinizi duyar gibiyim. Romanına adeta enjekte etmiş lezzet bilgisini. Mesela bin bir çeşit alkol, özellikle viski çeşitlerini Abdülüver’le yolculuğum sırasında öğrendim. Viskilerle ilgili notlarımı aldım ve tadım için heyecanlandığımı belirteyim. Ayrıca “ölmeden önce yemem gerekenlere” bir yenisini de ekledim: RAMEN !  – üstelik tarifini detaylı olarak kitapta bulabilirsiniz. – Lafı dolandırmadan nasıl yemek izi ararken avlandığım kısmına geçeyim. 

Salih Seçkin Sevinç

Aslında her şey Abdüş’ün beni yolculuklarına dahil etmesiyle başladı. Kastettiğim yazarın okurla konuşmasından çok öte bir şey. Canım Abdüş benimle birebir muhabbet eder gibiydi. Cevizli’deki hamur açan Fittoş Hanım mı olmadım yoksa Lviv’ de dans eden kadın mı? En çokta dedesini ağzı açık dinleyen o torun oldum.

Girizgâhtan bahsedecek olursam, kitabın ilk iki cümlesi şöyle; “Adım Abdül. Soyadım Üver. “ Abdülüver. Hangi dünya edebiyatı kahramanını çağrıştırdı size? Dahi olmaya gerek yok. ☺ Tabii ki Güliver!  Ünlü devin, miniklerle savaşının aksine Abdül kendi içindeki devlerle ve miniklerle barışmaya çalışıyordu. Tüm seyahatleri olması gerektiği gibi tamamen tekâmül içindi. Kamil insana erdiğinde bu hengâme bitecekti. İşte beni gafil avlayan, tüm yemek kokularını girdaplara atan unsur da buydu; tasavvuf ve aynı zamanda tefekküre sevk eden iç manaların derinliği… “ Ölümün yolculuğu mu olur? ” diyerek sayfaları çevirince anlıyorsunuz ki, ölmek ne son, ne de başlangıç. Bir köy evinde sobaya odun atan da sen oluyorsun, bar taburesinde fondip yapan da. Aaa paralel evren mi? !  Reenkarne olmak mı ?! O da Abdüş’ün sürprizi olsun sizlere. 

Yazarın gurme kimliğinin yanı sıra sanatçı ruhu da zaman zaman romana sızmış vesselam. Benim için ufuk açıcı sanatçılarla tekrar karşılaşmamı sağladı. Mesela; Jackson Pollock, Peyami Gürel, Ekrem Kahraman gibi isimler…

Yazar: Salih Seçkin Sevinç

Yaratıcı alt yapısıyla yazan Salih Seçkin kahramanlarına da bir o kadar şaşırtıcı isimler seçmiş; Fittoş, Bugimen Eppi Abi, Derun- Merun en sevdiklerimden oldu. Özellikle Derun ve Merun ikiz kardeşler. İkizler burcu ve ikiz annesi olmanın getirdiği çekim olsa gerek. ☺ Bunca karakterin zamansızlık (Her şey kulağıma çok saçma geliyordu. Yani düşünsene şu an ben sana bu hikâyeyi anlatırken 1986 yılının Ocak ayındayız. Adam kalkmış bana bundan altmış yıl önce anlatmaya başladığı hikâyeyi benim şu anda sana anlattığımı sandığım yıldan yirmi altı yıl sonrasında olmuş gibi anlatıyordu. Sy. 180 ) içerisinde harmanlanıp çorba olmaması da ayrı bir meziyet olduğunun altını çizmek isterim. Roman kıyaslaması ne kadar doğrudur tartışılır fakat “Yüzyıllık Yalnızlık”  aromasını hafifte olsa almadım desem yalan olur. Üstelik yazımdan da anlaşılacağı üzere mizahı, gülümsemeyi çok severim. Abdülüver’in beni kahkaha attırdığı satırlarını keyifle hatırlıyorum. Mizahın, romanı cezbedici kılan bir diğer unsur olduğunu düşünüyorum.

Emekli bir grafik tasarımcı olarak kapak tasarımından bahsetmesem ayıp olur. Tarih fışkıran kapağın göbeğinde, anlamlandıramadığım kırmızı dairenin sırrını, Japon ama Türk askeri olan canım Takeshi karakteriyle çözdüm. Son zamanlarda yazarın ön planda olduğu tasarımların aksine, kitabın isminin, özellikle başkahramanın vurgusu (alkışı hak eden cesaret)  beni şaşırttı. “ Bu sıra ne okuyorsun? “ dediklerinde, Abdüş olarak ağzımdan çıkması belki başlığın uzun olduğu tartışması yaratabilir. Kapadokya, savaşçı ve arka kapaktaki minik uçak, okudukça örtüştürdüğüm simgeler oldu. Yazı tipi ve karakteri 368 sayfalık ( bu dönemde uzun roman cesareti, alkış2 ! ) bir roman için oldukça ideal olması yanı sıra, bölümler arası eklenmiş üç başlık, nefes aldırıcı olduğu kadar merak uyandırıcı olmuş.

Son olarak, sıfat ( “Rahmetli annem bunu görse, “ Kazulet (özlediğim halk ağzı ) gibi!” derdi. sy.147) , özel isim, mekân ve içerik zenginliği başımı döndürürken, aklımı kurcalayan birkaç Abdülüver cümlesini de sizinle paylaşmak isterim;

  • “ Ya biz öldüysek de araftaysak, Allah koru Yarabbi! “ sy.19  – Gerçekten yaşayan kimlerdir?
  • “ Söyler misiniz Abdül Komutanım, bunca yıldır askerlik yapmışsınız. Hayatınız mücadeleyle geçmiş. Eğer asker olmasaydınız ne olmak isterdiniz?” sy. 39  – Sahi şu andaki beni seçmeseydim ne olmayı seçerdim? –
  • “ … Nasılsa bir şeytan var ya, iyi şeyleri yaparken sevapları cebe at, kötü bir şey yaptığında ise suçu nasılsa bir çıban başı var, ona at; rahatla, salla ve unut! Oh vallahi ne güzel. Aha ha aha ha! Aslında şeytan dediğin insanın şu varoluş düzleminde kendi gerçeğini keşfetmesini ve hayata geçirmesini engelleyen vesveseler silsilesinden başka bir şey değildir de nedir mirim? “ sy.58 – Şeytanını bilmek önemli mesele. Şeytan görevini layığıyla yerine getiriyorsa imanlı mıdır? –
  • “ “ Peki, yaşadığın hayatın gerçekliğinden nasıl bu kadar eminsin?” diye samimi bir şekilde sormuş Takeshi San. “ sy. 64 – Allah’ın rüyasında mıyız? –
  • “ Kılıcı karnına sapladığı anda muhtemelen hayatta var olduğunu en yoğun şekilde hissettiği andı! “ diye tuhaf düşüncelerine ses eklemiş bu kez dedem.  Sy. 100 – Var olduğunu ne zaman hissettin?-  
  • “ İnsanlık, pişmanlıktır. Eğer geri dönebilirsek bunu diğer bütün melek kardeşlerime söyleyeceğim. “ diye Marot’un kulağına fısıldamış Harot. Sy. 353 – İnsan olmak erdem midir? – 
  • “ Şöyle izah edeyim; insan kulağı belirli bir aralıkta ses duyabilir. Bunu da matematiksel olarak sıfır- yüz kırk desibel olarak ifade edelim. Bu aralığın aşağısı ve yukarısındaki sesleri duyamazsın. Yüz desibele yakın ses duyarsan kulağın fiziksel olarak zarar görür. Ona yüksek ses deriz. Ama yüz kırk desibelin üstü bir ses sana fiziksel olarak zarar veremez. Çünkü sen zaten o sesi duyamazsın. O ses sana duyu eşiğinin ötesinde bir yerlerden selam eder. Mesela dünyanın dönerken çıkardığı ses bizim duyamayacağımız kadar yüksek bir sestir. Yüz kırk desibelin çok üstünde bir ses yani. İşte bu aralık, senin işitsel anlam dünyanın ta kendisidir. Özgürlük diye tanımladığın alan da aslında bundan ibarettir. Biz ise seninle tamamen farklı bir frekansta konuşuyoruz. Buradaki uzay zaman kuralları da tamamen farklı. Mesela sen beni kısa bir süredir dinlediğini sanıyorsun ama ben senin bunları anlayabilmen için hikâyemi sana yılladır aktarıyorum. İkimiz farklı uzay zamana sahip izdüşümlerin kesiştiği tek bir noktada iletişim kuruyoruz. Senin zamanın sana, benim zamanım bana. İşte görelilik bu. “ – Tek kelimeyle MUHTEŞEM!!! Bknz. Ledün İlmi nedir? – sy. 271- 272
  • “ Önyargı ve onun ileri düzey saplantısı olan fanatizm tüm zamanlarda insanın hakikati görmesini engeller. “ sy. 327 – Sırattan geçmek için önce suretlerden mi geçmek gerekir? –

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *