Röportaj: Salih Seçkin Sevinç ile Ruhani Romanı Üzerine

Rüya görmeyi sevenlerin Ruhani’yi de seveceğini düşünüyorum.

Salih Bey, sizi yazarlığınızdan önce bir yemek blogger’ı olarak tanıdık. Çoğu takipçiniz için hoş bir sürpriz oldu edebiyat alanına geçişiniz. Bu süreçten biraz söz ederek başlayabilir miyiz? 


Evet. Hala da yazıyorum Harbiyiyorum’da… Öncesinde İstanbul Sanat Evi’nde çalışırken Artimetre isimli bir sanat blogu kurdum ve orada da plastik sanatlar üzerine yazılar yazdım. Ondan daha da önce DHL Express’te çalışırken basılı dergi çıkarıyordum. Bu basılı dergi, daha önce şirkette kimsenin o bölümde üzerine almadığı bir inisiyatifti. Aslında yazı yazmak hayatımın bir kenarında hep vardı. Edebiyatla bunu merkeze taşımış oldum. 


Roman yazmayı ise ortaokul yıllarımdan bu yana hep istedim. Hatta o yıllarda roman yazmaya çalıştığım da oldu ama anlatmak istediklerimi ifade edemediğim ya da istediğim gibi yazamadığım için bıraktığımı hatırlıyorum. 


Son derece etkileyici bir roman olan Ruhani için sizi tebrik ederek okurlarımız için kitabınızdan biraz söz etmenizi isteyebilir miyiz?


Çok teşekkür ederim. Ruhani aslında bir aşk romanı. Sadece alışık olduğumuz türden bir aşk romanı değil. Aşkın nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremediğimiz, dolayısıyla okuyucusunun de elini birçok yerde bırakarak boşluk duygusu yaratan bir roman. Neticede “Platonik Aşk” olsa olsa öğrencisinin (Aristo) ortaya koyduğu teorilere aşık olmak değildir de nedir?


İnsanlık tarihinin başından beri var olduğunu söyleyen bir hayalet Ruhani. Çok şey görmüş ama bir yandan da bazı handikapları olduğu için (sesleri duyamaması ve ozon tabakasını aşamaması gibi) “şey” lerin hakikatleri hakkında noksan bilgiye sahip. Tıpkı sosyal medya hesaplarından başkalarının hayatlarını izleyen “stalklayan” bizlerin onların hakikati hakkında noksan bilgiye sahip olmamız gibi. Ruhani’nin kendisini tanıtarak monolog başlayan roman, hızla Ruhani ile bilinmeyen bir frekansta bir kadının konuşmaya başlaması sonrası diyaloga dönüşüyor. 


Böylece Ruhani’nin anlattıkları sonrasında kadının onun anlattıkları üzerinden tefsirleri ile Ruhani’nin kendini keşif süreci başlıyor.

 
Ruhani Platon’un ideaları ile Aristo’nun yeryüzüz elementleri arasında sıkışmış bir aşk romanı. Böyle olunca neyin gerçek, neyin hayal olduğunu ancak ve ancak bilinçaltımızda çözümleyebiliyoruz. Lakin yüzeyde, bulunduğumuz dünyaya ait çok sembol/hikaye barındırdığı için anlatılanlar bize uzak konular değiller. 


Rüya görmeyi sevenlerin Ruhani’yi de seveceğini düşünüyorum.


Kitabın bir kısmını yazmak için dinler tarihinden bir bölüme epey çalıştığınızı tahmin ediyorum. Bu konuyu tercih etmenizin, daha doğrusu, kitabın ilk bölümünü bu konuyla açmanızın özel bir sebebi var mıydı?


Hz. İbrahim’e dair nerede ne metin varsa okudum. Kitabın tüm bölümlerinin de kurgusu gereği ilk bölüm inanç sistemleri üzerineydi. O bölümde, modern çağın teolojik anlamda altyapısını kuran, semavi dinlerin kurucusu, insanların babası diye adlandırılan Hz.İbrahim’i ele aldım. İnsanların tek tanrılı dine geçişi ile birlikte bugün yaşadığımız dünyada da var olan birçok ögenin çıkış kaynağını yeni bir bakış açısıyla filtreleyerek, herkesin bugüne kadar bildiğinden farklı, yeni bir İbrahim sentezi ortaya koydum.


Hz. İbrahim kendisine ayet gönderilmemiş bir peygamberdir ve yine de tek tanrılı dinlerin sistem kurucusudur. 
Semavi dinlerin başlangıcına dair var olan derdimi bu sayede (kendi adıma) çözümlemiş de oldum.


Ruhani‘nin duymadan izledikleri ile hem görüp hem duyan Lilit’in anlattıkları arasındaki uçurumlar… Burada muazzam bir sistem ve toplum eleştirisi kokusu var Salih Bey, ne dersiniz?


Elbette. Hz.İbrahim bir sistem kurucu. Bugünkü modern ve post modern çağın bile oyun kurucusu da diyebiliriz. Onunla birlikte ortaya çıkan temeller daha sonra Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed ile çeşitlendirilerek, günümüzde şıp diye akıl ve hayalimize gelmeyecek birçok sürecin İbrahim’in tek tanrı inancı ile sistematize edildiğini söyleyebilirim.


Bugün tüm şirket hiyerarşilerinin teorik altyapısı Hz.Musa’ya dayanır mesela. Askeri hiyerarşinin de öyledir. Fakat çok tanrılılıktan ve çok seslilikten kurtulup daha fazla insanı tek bir amaç etrafında toplamak ancak ve ancak tek tanrılı dine geçişle olmuştur. Bunu da sağlayan Hz.İbrahim’dir. 


Bugün dünyamıza şekil veren kapitalizmin zeminini hazırlayan Hz.İbrahim’dir. 


Tanrılar çoktu, derebeylikler de çoktu. Tanrılar “tek”oldu, derebeylikler de tek bir çatı altında birleşti. Yani bugün ne yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim her şey İbrahim mesafesinde ve ölçüsünde…


Hz. İbrahim’i anlamadan günümüze hakim olan yönetim biçimlerini ve sistemleri anlayamayız. 


Ruhani ve Lilit’e dönecek olursak… Ruhani Aristo’yu temsil ediyor ama kendisi bildiğimiz, tanıdığımız dünyada değil, Lilit ise bizim dünyamızda ama o da Platon’un idelarını temsil ediyor. Yani ters diyalektik uyguladım. Bu kavramların bağlamları da ters olunca ne gerçek, ne değil birbirine karışmış oldu. Lilit’in dünyası da hayal olabilir, Ruhani’nin de… Ya da tam tersi. 
Okuyucunun altındaki halıyı çeken de bu zaten. Biraz da rahatsız edici…


Metninizi okurken, bunun kolaylıkla senaryolaşabilecek, çok sinematografik bir eser olduğunu düşündüm. Olan biten her şey hâlâ “gözümün önünde” desem yeridir ki çok etkileyiciydi… Bu kurgu dili bilinçli bir çaba mıydı, yoksa Tanrı vergisi mi demeliyiz?

 
Öyle düşünmenize çok ama çok sevindim. Ben de bilakis yahu bu asla senaryolaşamaz demiştim kendi kendime. Neticede çok farklı arka planlara sahip bir roman. Olursa çok heyecan verici olur ama kim çekecek? 🙂


Sinematografik olması Ruhani’nin olayları salt görebiliyor olması kaynaklı olabilir. İşitme konusunda handikapları olan bir karaktere yazarı olarak yalın ama kesif bir anlatımla destek olmalıydım. Buna çaba harcadım diyebilirim ama kurgu dilini bilinçli bir çaba ile yapmadım. 


Ruhani’nin hakkını vermeye çalıştım sadece.


Son olarak, yeni bir kitap üzerinde çalışıp çalışmadığınızı öğrenebilir miyiz? 


Evet. Aslında Ruhani çıkar çıkmaz üçüncü romanımı yazmaya başlayacaktım. Aslında bir engelli olan Ruhani’den, neredeyse sonsuz erişim gücüne sahip bir roman karakteri ile yeni romana başlama düşüncesi ile heyecanlanıyordum. 


Fakat öte yandan üç yıldır gastronomi üzerine teorik bir kitap yazma fikrine de sahiptim. Hatta bu teorik kitabı 2018 yılında yazmaya da başlamıştım ama başlayıp öylece bırakmıştım da. Sanırım gastronomi kitabı zihnimde bu süreçte iyice demlenmiş ve olgunlaşmış olacak ki bu yasaklarda onu bitirmek için kolları sıvadım. 


Şu anda “Türkiye Gastronomi Manifestosu” nu kaleme alıyorum. Söylevi net, bir o kadar da sert ama çözüm öneren, Türk gastronomisini tüm yalınlığı ile masaya yatırıp bundan sonraki yüz yıl için projeksiyon da sunan bir teorik kitap geliyor. O biter bitmez üçüncü romanım “Masallara Ölüm” e başlamayı düşünüyorum.


Önce şu üstümdeki yükü (Türkiye Gastronomi Manifestosu) bir atayım ama… 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *